25 Ekim 2013 Cuma

Dil ile İnsan, İnsan ile İnanmak

İnanmak, salt ontolojik çağrışımlar içermez, aynı zamanda aklıyla hareket edebilen; bir dili, bir öz’ü, bir kültürü, bir tarihi bulunan ademoğlunun, kendini içinde huzurlu ve güvende hissettiği samimi bir fikrin arkasından gitmeyi de kasteder. 

Bunun için, inanmış olmak için ille ontolojik bir kutsallığa gerek bulunmayabilir. 
İnanmak, bir bakıma insanın zekâsıyla yönetemediği bazı üst soruların çözümü için bazen idealler, bazen fikirler, bazen de tasavvur-üstü varlıklar yaratmasıyla huzura ermesidir. O nedenle, kimi biat edip teslim olan insan, kimi isyanın değil aklın erdemlerinden beslenerek yeni sorular sorup onların peşinden gider. Halbuki soru ne olursa olsun, insan “tözsel” ve “iliniksel” özellikleriyle varolan bir varlıktır. 

Bununla birlikte insanın tözsel varlığı daima iliniksel varlığının üstünde durur. “Tözsel varlık”, onun doğuştan sahip olduklarına, “iliniksel varlık”sa sonradan edindiği kazanımlarına karşılık gelir. İşte insanın toplamı bu anlamların toplamıdır ve asla tözsel olanın tartışılmasına rıza göstermez/göstermemelidir.

 Bu nedenle tözsel varlıkların en evzel kazanımı olarak dil, insan olanın da en kutsal değeridir ve yaşamsallığının bütün karşılıkları oradan beslenir. 

Kadimdir. Mutlaktır. Kristalizedir. 

Cinsiyet de böyledir, renk de, ırk da... İnançsa bu değerlerden sonra ama aynı zamanda hepsinin toplamıyla ilişkilidir. Bu nedenle inancın rengi, dili, ırkı ya da cinsiyeti bulunmaz. Zira inancın meşruiyeti kalbin derinindedir. Bu yüzdendir ki; hayatta meşru bir aşk ile bağlanmak için inancın derinliklerine ulaşmak gerekir. Bunun için bir kalbin büyüdüğü en verimli vahanın adına vicdan denmiştir. 

İşte okumakta olduğunuz bu metin ve onun uzak-yakın bütün çağrışımları bahsi geçen o vicdanadır ve bin bedenden akan onlarca nehrin suyuyla beslenmiştir. Bu arzu, bin rengin doğasıyla ışıyan, bin dilin acısıyla harlanan, bin hüznün kederiyle varolan tek bir canın, tek bir inancın değildir. 
Bu metin, bin denizin bir balığının, bin dağın bir bulutunundur. 
Bu metin büyük bir itirazın dilidir, çağrışımları da bunun toplamıdır; imtiyaza yaslanmaz. 

Tek amacı da budur, böyle anlaşılması yegane arzusudur.

24 Ağustos 2013 Cumartesi

ŞARK'İ YARA


ŞARK'İ YARA

Şiir dilini bilmediğimiz çocukların yalanıdır biraz da
Tutup göğün karnında bir yama gibi soyunmak için düşlerini...

Çün uçurum değil kıyısında durulan
Şakiri bir lehçedir de rivayet olunur
İstesek de oradadır, öldüresiye terketsek de...

Döşünde topmermisiyle uykuları kaçmış o kentin tarihi
Kadim diyorlar şimdilerde, mes'el-i karalıdır...

O çocuklar ki, uzak diyarlarda uykusuz adamların âzabıdır
Karaşın ve imandan özge uzun sakallıdır

Kara uykularda yurdu çalınmış birumet, bivatan ki takât-i yaralıdır"

Beşler'in Anası, Kürd'ün Acısı...


 -I-
Kimi sahtekarlar dakikadan bile kısa süren aralıklarla timsah gözyaşları döküyorlardı; hiç durmadan, yılmadan, uyumadan...
Acı Kürd'ün olunca kokarca gibi çekildiler kendi karanlıklarına, ille de dürtülmeyi bekliyorlar kokmak için.

Geberseniz de boş! Anladık sizinle bölüşecek acısı bile yok bu halkın, kendi karanlığınızda kör olsun insanlığınız!
Ama bilin! Kimse hiç bir şeyi unutmuyor, unutmayacak da.
Asla..!
...

-II-
Sözün menzili uzun, kısa kesilmez istemekle...
Saat sabahın neredeyse beşi, kederli bir kadın umudunu toprağa gömecek bugün, kanıyor...
Ve ben aynı toprakta nefes alıyorum...
Zulüm bu!!!
Annemsin Mehmet’in Annesi! Abdullah’ın, Ethem’in, Medeni'nin, Ali İsmail’in Annesi!  Tükenmez bir hürmetle öperim ellerinden...

Bağışla bizi...